9/01/2018, 16:52

ÇOCUKLARLA İLETİŞİM

BEYKENT ANAOKULUNDA    İletişim sosyal sürecin hayati noktasıdır. Özellikle çocukla kurulacak tutarlı ve etkili bir iletişim, çocuk eğitiminin ve mutlu bir yaşamın temel taşıdır. İletişimde kişiyi etkili kılan,insanlarla yapıcı olarak konusmasını öğrenmedir.Aynı zamanda iletişimde temel ilke kabul etmedir. Başkalarını olduğu gibi kabul etmek ,ilişkileri kuvvetlendirmede en önemli etkendir. Bu nedenle çocuğa yakınlaşırken onu ana-baba veya öğretmen olarak olduğu gibi kabullenmeli ve bu haliyle sevdiğini, ,önemsediğini hissettirmelidir. unutulmamalıdır ki, çocuğu kendi isteklerimiz, amaçlarımız yönünde programlamak değil, çocuğun yetenek ve özellikleriyle yönlendirmek, onu eğitmektir. Çocukla iletişim kurmanın en etkili yolu onu dinlemektir. Onu DUYMAK değil DİNLEMEK önemlidir. Çocuğun anlattığı, önemsediği şeyleri pasifçe dinleyip, tepkide bulunmamak duymaktır ve çocukla iletişime fazlasıyla zarar verir . Çocuk kendini değersiz hisseder. Olumsuz duygular yasamasına sebep olur. Çocukta etkin bir iletişim kurmak için , duygularını ifade etmek gerekir. Genellikle çocuğu üzen-korkutan kötü duygulardan onu uzaklaştırmaya çalışırız . Oysa bu çocuğu daha çok üzer. Çocuk hissetmekle ve o an yaşamakta olduklarını karşıdan sözcüklerle duyduğunda rahatlar. Çünkü bir başkası , onun iç dünyasında yaşadıklarını anlayabilmiş ve bunu dile getirmiştir. Çocuklarla devamlı uzun ve sıkıcı öğütler ya da mantıklı açıklamalar yerine bir şeyin ne kadar çok istendiğini, ona hissettirin. Böylece çocuğun gerçeği kabullenmesi kolaylaşır. Günlük yaşamda gerek ebeveyn-çocuk gerekse eğitimci çocuk alanında yer yer mücadele yaşanır.  Öyleki zamanla bu bir güç gösterisi savaşına dönüşür. Böylesi durumda yapılacak en mantıklı şey "çocuk olsaydım böyle bir durumda ben ne yapardım ? " sorusunu cevaplamaktır. Böylece çocuğun karşısında yer yer olmak yerine, onun yanında olunacaktır. Çocuğun hatalarını şamar gibi yüzüne vurmak, problemi çözmek yerine, içinden çıkılmaz bir hal almasına yol açar.  Oysa sorunu dile getirip ,açıklık kazandırmak, çocukların o anda yapmaları gerekeni kendi kendilerine bulmalarına yardımcı olacaktır. Çünkü çocuk suçlanmak yerine konu hakkında bilgilendiklerinde yapması gerekeni anlar.

ÇOCUĞUN AİLE İLE OLAN İLİŞKİLERİ

Anne-baba çocuk ilişkilerini , içinde yaşanan toplumun etkisi belirler. Türk aile ve sistemine bakıldığında genelde otoriter kısıtlayıcı , aşırı koruyucu ve kontrol edici bir yapının öne çıktığı, çocukların saygılı, baş eğici , pasif, uysal kişilik yapısıyla biçimlendiği kurallarla uygun davranışlar ödüllendirilirken, aktif, sorgulayıcı, atılgan davranışların cezalandırıldığı görülmektedir. Başka bir deyişle toplumumuzda çoğunlukla pasif ve söz dinleyen çocuklar anne-babayla olumlu ilişkilerle girmekte, kendi görüşlerini ifade edebilen aktif ve girişken çocuklar ise çatışma kaynağı olmaktadır. Bu zamanla öylesi bir hale dönüşür ki, çocuk - aile ilişkisi bir kazanma kaybetme gibi bir güç gösterisine dönüsür. Böylece bazen ebeveynler baskın çıkarak çocuk kaybeder, ya da çocuk baskın çıkarak anne babasına kaybettirir. Bu yöntemlerin her ikisi de son derece sağlıksız sonuçlar doğurur. En güzel ve sağlıklı çözüm, içinde - kaybeden tarafın olmadığı- bir yöntem üretebilmektir. İhtiyaçlar karşılıklı dile getirilmeli ve sorun iki tarafın kabul edebileceği şekilde çözümlenmelidir. Burada önemli olan tarafların kendi ihtiyaç ve haklarını gözetmesi kadar, karşıdakinin ihtiyaç ve haklarına da saygı göstermesidir.Yeni bir uzlaşı noktasında birleşmektir. Anne babalar çocuk eğitirken genelde üç grupta toplanabilecek davranışlar sergilerler, Bunlardan ilki denetleyici yaklaşımdır. Burada anne- baba davranışlarının ortak yönü çocuğun tutum ve davranışını değiştirme yaklaşımıdır. 
Bunu yaparken de tehdit ve şiddet kullandıkları gibi, sevgiyi esirgeme , küsme ya da asağılama gibi tepkiler gösterirler.  Bu aşamada çocuk , hangi davranışın hangi tepkiyi alacağı konusunda bir fikre sahip değildir. Çocuk korku temelinde büyüdüğü için, korkutulmuş sindirilmiş ya da isyankar bir birey olur. Bazen her ikisi bir arada bulunabilir. Diğer bir yaklaşım tarzı destekleyici yaklaşımdır. 
Burada çocuğa yakın ilgi gösterilir (hatta sözle veya dokunarak belirtilir), onunla ortak faaliyetlerde bulunulur ve en önemlisi çocuğun benliği onaylanır. Böylece çocukta sağlıklı bir psiko sosyal gelişim yaşanır ve ebeveynlerin beklentilerine daha olumlu cevap verir. 
Çünkü çocuk ailesi tarafından olduğu gibi kabullenip ,sevilmiş ve desteklenmistir. Üçüncü yaklaşım ise pasif yaklaşımdır ki burada aile çocuğun etkinlikleri karşısında son derece ilgisiz ve kayıtsızdır. Böylesi ailede yetişen çocukların öğretmen ve arkadaşlarına karşı olumsuz davranışlar sergilediği ve esyaya zarar verdiği gözlemlenmiştir. Ailelerin aklında bulundurması gereken en önemli unsur, çocuk bireysel özellikleri ve kapasitesine göre beklenti düzeyi geliştirmektir.  Çocuk eğitiminde aile öyle bir yerde durmalıdır ki, çocuk her an anne-babanın yanında olduğunu bilerek destek bulsun, hem de onların hiç görmeyerek özgür hissetsin.

 ÇOCUĞUN OKUL VE ÖĞRETMENLE OLAN İLİŞKİLERİ

Aileden sonra okul, çocuğun ilk temel toplumsallaşma kurumu niteliğini taşır. Çocuk okula başladığında çevresinde uygulaması gereken kurallarla, özümsenmesi beklenen bilgileri bulur. Eğer birlikte yaşamaya yatkın ve okul olgunluğundaysa, uyumda zorluk çekmez.  Sınıf içi ve dışı etkinliklere katılı r. Kendini ifade etmede zorlanmaz . Tam tersine kişilik özeliği ya da ailenin yanlış tutumu sonucu, toplu yaşama, çalışma ve oynamaya yatkın değilse okula uyumda zorlanır. Çocuğun okula başlama konusunda hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu farkı gözardı etmek sağlıksız sonuçlar doğurabilir.

Okul ve Öğretmen: Öğretmenin öğretim yılı başında sergilediği tutum önemlidir. Bu tutum, olumsuz davranışları pekiştirebildiği gibi daha iyi ve doyum sağlayıcı bir okul hayatı için yeni umutlar yaratabilir. Her çocuğun kendini duygusal ve sosyal açıdan güvenli hissedebileceği, korkularını ve güvensizliğini yenebileceği ögretmeninin ve arkadaşlarının ona gülmeyeceği bir ortama ihtiyacı vardır. Ancak bundan sonra çocuk korkularını ve güvensizliğini yenmeye ve okulda basarılı olmaya başlayabilir. Ailesi tarafından gerekli ihtiyaçları karşılanmayan ve kendine güveni olmayan çocuktan okulda yardım olmaksızın kendine olan güvenini geliştirmesi beklenmez. Bu durumda öğretmene önemli bir rol düşmektedir. Çocuğa başarabileceği görev ve sorumluluklar verilmeli sınıf gazetesini yönetme, müzik kolu başkanlığı,   sınıf başkanlığı gibi fırsatlar tanınmalıdır. Böylece çocuk, yeni yetenekler geliştirebilir. Kendini olan güvenini kazanabilir ve daha önemli başarılar için motive olabilir. Başarısız çocuklara yardımın en önemli öğelerinden biri, başarı tecrübeleri yaratılarak güvenini güçlendirmektir. Çünkü öğrenmekten ve keşfetmekten doğan heyecan ve memnuniyeti tadamamış çocukların normal okul çalışmaları konusunda yeterince gayretli olmaları beklenemez. İlk olarak bir arkadaşıyla birlikte sınıfta bir şeyler sunmak, ortak ilgileri üzerine bir şeyler konuşmak , dersin belirli bir konusunun sunulmasının paylaşılması, bu ilk tecrübelere fırsat hazırlar. Zira başarısız çocuklar düşük performansları yüzünden bir türlü gerçekleştirmedikleri paylaşmaya şiddetle ihtiyaç duyarlar. Başarısız çocuk, genellikle kaybetmekten korkar. Öğretmen çocuğun zayıflıktarından çok, iyi ve güçlü taraflarından yararlanarak bu korku ile başa çıkmasında yardımcı olabilir. Başarısız çocuk, öğretmenin kendisini anladığından emin olduğu takdirde, onu memnun etmek amacıyla bir çaba içine girebilir.  İyi bir ödevin ardından çabasını takdir edilmesi sonucu, çocuk her türlü okul faaliyetiyle daha fazla ilgilenmeye başlayabilir. Ancak bütün bunları yaparken öğretmenin çok sabırlı olması gerekir. Yeterlik duygusu yüksek olan öğretmen, öğrenci girişimciliğini tesvik eden, onu destekleyen , bireysel ihtiyaçlara eğilen , sınıf kontrolüne (disiplinine) az zaman ayıran kişidir. Böyle bir öğrenme ortamı basarı düzeyini artırır. Bunun tersine düşük yeterlik duygusu içindeki öğretmenler çocukları öğrenmeye motive edememekte ve başarısızlık tohumu ekmektedir. Aynı şekilde öğretmen düşük beklenti geliştirdiği öğrencilere genellikle daha az soru sormakta kısaca, düşük beklenti geliştirilen öğrenciler, öğretmenlerinden daha az olumlu, sıcak, kişisel ilgi ve sözler olmayan iletişim almaktadır. Oysa yüksek başarı için, yüksek motivasyon ihtiyaç bulunmaktadır.

ÇOCUĞUN ARKADAŞLARIYLA OLAN İLİŞKİLERİ
Arkadaş ilişkileri, arkadaşlık gereksinmesi, bebeklik dönemine kadar  uzanır. Ağlayan bebek, yanına bir başkasının yaklatığını görünce susar. Çocuklar arkadaşlığa , sadece doyum sağlamak için değil, aynı zamanda deneyim kazanma amacıyla da gereksinme duyarlar . Çocuklar diğerleriyle birlikte ola ola, grup isteklerini ve kabul edilen davranışı öğrenirler. 12 aylık bebekler yan yana getirildiklerinde, bir karşılıklı ilişki kurma (interaction) isteği görülür. Birbirlerine bakar, yaklaşır, keşfeder ve daha sonra oyuncaklarını paylaşırlar.Ancak bu temaslar çok kısa sürelidir. Bu tür karşılıklı ilişkilerin pek azının süresi bir dakikayı geçer. Yaşamın ikinci yılında yaşıtlar arası ilişkiler, daha karmaşık ve çesitlilik gösteren bir hal alır.Ve 3 yaşına gelindiğinde, çocuklar yaşıtlarıyla ilişki kurmada kendilerine özgü ve kalıcı yöntemler geliştirmiş olurlar. Bazılarında olumsuz sosyal tavırlar görülür. Bunların kurdukları iliskiler, tartışma, saldırı ve daha sosyaldirler. Bunlarda yaşıtlarına bir şeyler verme, değerleriyle birlikte faaliyette bulunma ve sevgi gösterileri görülür. 3 ve 4 yaşları arasında yaşıtlarla kurulan arkadaşlıkların sayısında artış olur. Anaokulu, yaşıtlarla birlikte olma ve onlarla faaliyette bulunma konusunda genis olanaklar sağlar. Ana - baba ve öğretmenler ise, çocuğu sosyal faaliyetlere katılması için destekler, dıştan gelen bu desteklere ek olarak çocuğun gelişen bilişsel, sosyal ve iletişimsel becerileri yaşıtlarıyla daha başarılı ilişkilere girmesine olanak hazırlar . 
Okul öncesi kurumlardaki 2-6 yaş çocuklarının sosyal etkileşimi, uzmanlarca farklı yöntemlerle ele alınmıştır. Uzmanlardan bazıları araştırmalarda "Gözlem Yöntemleri" ni kullanırlarken, diğerleri "Sosyometrik Teknikler"e ağırlık vermişlerdir. Çalışmalar,arkadaşlığın zamanla tutarlılık kazandığı yolunda birleşmektedir.  2-3 yaş çocuğu, oyun arkadaşını çabucak değistirebilir ve sınıfta başka bir arkadaşını sevdiğini söyleyebilir. 5 yaşlarında ise, çocuğun artık uzunca bir süre beraber olduğu bir ya da iki arkadaşı vardır. Okul öncesi dönemi çocuklarının kişilik özelliklerini inceleyen Harput (1970), bu dönemdeki çocukların büyük bir bölümünün sosyalleşmesi arkadaş canlısı ve dışadönük olduklarını saptamıştır.  Saldırganlık davranışını konu alarak ele alan Feshbach (1970), " 2-5 Yaş Çocuklarında Sosyal Davranışının İncelenmesi" konulu 14 araştırmadan  yüzde97 sinde, özellikle erkek çocuklarda saldırgan tavır alışlar saptamıştır. 
4 yaşından önce çocuklar, normal olarak beraber oldukları, kişilerin oyun arkadaşları olmasını isterler. Onlarla oyun faaliyetlerini paylaşmak arzusundadırlar. Bu dönemde çocuklar, kendileriyle oynayacak bir ya da iki arkadaşını seçerler. Önceleri seçtikleri oyun arkadaşları her iki cinsten olabilir. Ancak daha sonra çocuklar oyun arkadaşlarını kendi cinslerinden seçmeye özen gösterirler. Çünkü sosyal baskı nedeniyle kendi cinslerine uygun oyunlar oynamayı öğrenmelidirler. Çocuk ilkokula basladığında, arkadaşlarının sayısı ve bunların çocuktaki etkisi anaokulundakilere göre daha çoktur. Çocuğun arkadaş sayısında görülen artışa rağmen , bu dönemde henüz yakın arkadaşlıklara rastlanmaz. Oysa , son çocuklukta arkadaşlıklar sayı açısından değil , yoğunluk açısından artış gösterir. 
Okul döneminde çocuklar, arkadaşlarını çoğunlukla yakın çevrelerindeki komsularından seçerler. Ancak seçimi yaparken, kendi yaşlarına , cinslerine , zihinsel ve sosyal düzeylerine uygun olmalarına özen gösterirler. Yıllar ilerledikçe , arkadaş seçiminde , yardımseverlik , dürüstlük, sağduyu sahibi olmak  arkadaş canlısı olmak gibi kişilik özellikleri ön sırayı almaya başlar.

Gruplaşmalar ve (Çete Çağı)
Çocuk okula girdikten ve başka çocuklarla ilişki kurmaya basladıktan sonra , evin civarında yalnız başına ya da bir, iki arkadaşla oynama hevesini kaybeder. Artık o, yalnız başına kalmayı can sıkıcı bulur. Gezilerde, davetlerde veya aile toplantılarda anne babasıyla birlikte bulunmayı arzu etmez. Bu çağda kişisel oyunlardaki ilgi, grup oyunlarına çevrilir ve arkadaşsız oyun önemini yitirir. Çocukluğun sonlarına doğru arkadaş grubunun daha etkili oluşunun, kısmen çocuğun zamanının büyük bir bölümünü arkadaşlarıyla birlikte geçirmesinin rolü vardır. Çocuğun içine girdiği bu çağa , sosyal bilincin çok hızlı geliştiği bir dönem olması nedeniyle (Çete Çağı)" Gang Age" adı verilir. Çeteler son çocukluk yıllarının normal sosyal gruplaşmalarıdır.  Çete, dışarıdan herhangi bir yardım görmeyen ve sosyal bir hedefi olmayan, kendiliğinden oluşan yöresel bir gruptur. Ortak ilgilere sahip çocukların oluşturdukları oyun gruplarıdır. Anne babaların, öğretmenlerin ya da gençlik liderlerinin herhangi bir destegi olmadan , çocuklar tarafından kurulmuştur. Bu gruplar, çocukların kendi gereksinmelerine uygun bir toplum meydana getirmeleri için kendiliğinden bir çabanın sonucu oluşurlar. Çete, otorite itibariyle yetişkinlere düşman olabilirler. Bununla birlikte çeteler, ne yetişkinin onayına gereksinim duyar,  ne de dışarıdan herhangi bir kontrole bağımlı olmak isterler. Onlar, kendi otoritelerini kendileri sağlarlar. Çocuk , aile çemberinden , içinde akranlarının bulunduğu dünyaya doğru kaydıkça, bu kimselerle birlikte olmaktan daha çok doyum sağlamayı öğrenmek zorundadır. Utangaç olsun olmasın, yabancılara dostça yaklaşma yollarını öğrenmelidir. O, artık "akran grubunun" bir bireyi olur. Bu grup giderek çocuğun davranış ve tavırları üzerinde etkisini gösterecek ve aile grubunun yerini alacaktır. Bu akran grubu ,"birlikte duyan ve hareket eden aşağı yukarı aynı yaştaki kimselerin kümesi"olarak tanımlanabilir. 6 yaşından 8 yaşına doğru grup oyununda giderek bir artma görülür. Bu değismeye koşul olarak sosyalleşmede de belirgin bir artış meydana gelir. Çocuk daha az bencil ve saldırgan , buna karşılık , daha fazla grup bilincine sahip ve yardımsever olur. Tipik bir çocuğun oyun grubu  (ya da çete grubu ) ortak ilgileri olan çocuklardan oluşur. Bu grubun temel amacı , hoş vakit geçirmektir.Yapılan bazı araştırmalar, neşeli , iyi,arkadaşça olmak, ilgi ve zevk benzerliği, yakın oturmak gibi faktörlerin arkadaş seçiminde önemli etkenler olduğunu göstermiştir.  6-7 yaşından itibaren kızlar ve erkekler, kendi cinslerinden oluşan gruplarıyla birlikte oynamaktan büyük bir zevk duyarlar. Yaklaşık olarak 7 veya 8 yaşlarında 11 veya 12 yaşlarına kadar olan son çocukluk çağında , söz konusu çocuk grupları 6 kişiden 10 kişiye kadar yükselir. Fakat bu gruplar, üyelik bakımından hala kesinleşmiş ve mükemmelleşmiş değildir. Grup giderek kendi hareket tarzını kurallarını geliştirir. Bu üyelerin hile yapmadan oynamalarını sağlamak , grubun giriştiği işte herkesin kendi payına düşeni yapmasına olanak hazırlamak şeklinde gerçeklesir. Yaşın artmasıyla birlikte, hem çocuğun ilişkide bulunduğu grubun büyüklüğünde, hem de grup faaliyetlerinin süresinde bir artış vardır. Oyun grubu zamanla çocuğun yaşamına hükmetmeye başlar. Ona birtakım kavramlar kazandırır. Bunlardan bir bölümü doğru, bir bölümü yanlıştır. Bir gruba ait olma, çocuğu sadece arkadaş ve eğlence sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ona gurur ve statü duygusu da verir. Sonuç olarak çocuk, grubuna karşı güçlü bir bağlılık duygusu beslemeye başlar. 
Tek başına ele alındığında,  kollektif oyun faaliyetinin ,çocuğu bencillikten kurtarması, işbirliğini geliştirmesi ve insanların birbirlerine gereksinmeleri olduğunu göstermesi bakımından önemi büyüktür. Çocuğun arkadaş grubu, onun sosyal tavırlarını etkiler. Bu sosyal tavırlar, çocuğun genellikle diğer bireylere ve sosyal yaşama karşı tüm tutum ve davranışlarını içerir. Bir dereceye kadar ailede kazanılan bu tavırlar, çocuğun arkadaş grubuyla olan deneyimleri sonucu değisebilir. Genel bir kural , okul öncesi dönemde aile içi deneyimler, okul döneminde de aile dışı deneyimler, kişilik oluşumu ve yapılanmasında büyük bir önem taşımaktadır.